Köşe Yazıları

DİRENİŞİN SESİ

Bir millet düşünün: Savaşların yükü var omuzlarda, hürriyet isteği yürekleri sarıp sarmalamakta, düşüncelerine vurulan kilitler paslanmış, haklar küçük bir sandığa kapatılmış, özgürlüğün sesi kısık, adaletin yazılı olduğu kağıtlar yırtık, inayet sanılan veballer, göz ardı edilen gerçekler…

Düşünce sınırlarını zorlayan bu dönem ne tiyatrodan alınmış bir replik ne de bir yazarın kitabından alınan bölüm… Bu dönem Cumhuriyet’ten önceki dönemin ta kendisi!

Lakin her devrin vardır bir evrimi. Her evrim de ancak gayesi yüksek bir insan tarafından gerçekleştirilir.

Gerçekleşen idealin ardında kalmayan soğuk ve çarpıcı gerçekler her ne kadar üşütse de, zekası ile bize hırka giydirmeyi başarmış bir liderden bahsediyoruz.

Satranç tahtasının üzerinde yenilmeyi bekleyen piyon rolündeyken oyun kurallarını eline alarak tüm halkın gücünü keşfetmesini sağlamak, her yiğidin harcı değildir zira bir topluma muvaffak bir biçimde sığınak olmak, bir liderin de en büyük vasfıdır sonuçta.

Bilhassa onun için mühim olan, aklıyla ve şefkatiyle iyileştirdiği toplumunun her kuşakta emare bırakmasıydı.

Çünkü bu emarenin sonunda kurtuluş vardı.

Peki biz bu sonuca nasıl ulaştık?

Asıl bahsedilmesi gereken mesele de bu işte! Kurtuluşun tohumlarını topraklarımıza ekerken verdiğimiz mücadelenin imzasını, vatana karşı duyduğumuz ihtirasımız ile attık.

İşgalin ezici gücüne esir olmaktansa egemenliğe sarılmayı istedik.

Sırf ümitsizliğin pençesine takılı kalmayalım diye kendimizi feda ettik.

”Ulus yaşasın ki devlet yaşasın, birey hür olsun ki toplum özgür olsun” ilkesine uyduk.

Çünkü biliyorduk ki iyi bir yönetim biçiminin kökeni özgürlüğe bağlıydı. Temeli sağlam olmayan bir devlet de yıkılmaya mahkumdu! Bu mahkumiyetin zincirlerini kıran da ve bunu bize öğreten de Atatürk’tü.

Zira o bir devleti ayakta tutanın liderden önce halk olduğunu biliyordu. Evvela bu yüzden Cumhuriyet kelimesinin kökü “cumhur”du.

Köklerinden yetişen bir milletin bağlarına kim zarar verebilirdi?

Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için el birliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur!” diyen Atatürk, halkını muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için çalışmıştır gece gündüz…!

Sonunda sabır yağmurları meşakkatle ekilen tohumları büyüttü. Açan her çiçek Atamızdan bize kalan -sonu olmayan- hediyeler oldu.

Sonu olmayan diyorum çünkü hâlâ bizimledirler bu lütuflar. Bireyi birey yapan onca yenilik, Türk milletini yüceltmek için çıkılan merdivenin basamakları oldular.

Bize de o merdivenleri gururla çıkarken daha nice hedeflere ulaşmak kaldı. Her şeyden önce unutulmaması gereken en önemli şey ise şudur:

Bu milletin direnişinin kitabı, ağır bedellerle yazıldı. Bir toplumun yaşam mücadelesinin bu denli zahmetli oluşu, aslında zaferin kolay kazanılmadığını gösteriyor bize.

İşte şimdi bir lider düşünün: Milleti onun sayesinde yaralarını sarmış, akıllarda sadece savaşın hatıraları kalmış, düşüncelerde esaretin esamesi okunmuyor artık, haklar insanların benliğine sıkı sıkı tutunmuş, özgürlüğün kökleri tüm bedenleri ele almış, adalet divan duvarlarına yazılmış, insanî duyguların zincirleri kırılmış.

Tüm dünyanın saygı duyduğu bir toplumun kitabını yazmış Atatürk! Vakit gelmiş. Direniş için yazılan kitabın sesi olan Atatürk, takvimlerin 29 Ekim 1923’ü gösterdiği anda, çıktığı kürsüde “ Yazdık bir kitap, bugün de seslendirelim! Biz bu yapıtın ismine Direnişin Sesi diyelim…!” demiş.

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu