Köşe Yazıları

Ramazan’da Başlayan Umut Yıla Yayılmalı

Başkent Ankara’da Ramazan ayı boyunca uygulanan et indirimi, yalnızca geçici bir rahatlama değil, aynı zamanda önemli bir mesajdır: Doğru planlama, kararlı yönetim ve halktan yana bir anlayışla temel gıda fiyatları kontrol altına alınabilir. Yani mesele imkânsızlık değil, tercih meselesidir. Ankara bunu göstermiştir.

Uzun süredir Türkiye’nin en yakıcı sorunlarından biri hayat pahalılığıdır. Özellikle et, süt, yağ, bakliyat ve un gibi temel ürünler, dar gelirli vatandaş için neredeyse ulaşılamaz hâle gelmiştir.

Emekli maaşıyla geçinmeye çalışanlar, asgari ücretle çocuk büyüten aileler artık alışveriş listelerini ihtiyaçlara göre değil, mecburiyetlere göre hazırlamaktadır.

Sağlıklı beslenme ise çoğu evde lüks sayılmaktadır.

Bu tablo karşısında yıllardır hep aynı cümleleri duyuyoruz: “Piyasa şartları”, “küresel kriz”, “maliyet artışı”… Elbette bu faktörler vardır.

Ancak Ankara örneği şunu açıkça ortaya koymuştur: Doğru adımlar atıldığında, bu gerekçeler aşılabilir.

Belediye, üreticiyle doğrudan temas kurmuş, aracı maliyetlerini azaltmış, kamu gücünü vatandaş lehine kullanmıştır. Sonuç ortadadır: Uygun fiyat, memnun halk, güven artışı.

Ne yazık ki ülkenin birçok yerinde hâlâ seyirci bir yönetim anlayışı hâkimdir. Gıda fiyatları yükselirken yetkililer çoğu zaman sadece izlemekle yetinmektedir.

Denetimler yetersiz, planlama zayıf, müdahale geç kalmış durumdadır. Vatandaş her gün markette zamla karşılaşırken, “sabredin” çağrıları artık karşılık bulmamaktadır.

Oysa Ankara’nın ortaya koyduğu model, tüm Türkiye’ye uygulanabilecek niteliktedir. Bu modelin temelinde üç unsur vardır: planlama, şeffaflık ve sosyal sorumluluk.

Belediyeler ve kamu kurumları üreticiyle doğrudan çalışmakta, tedarik sürecini kontrol etmekte ve fiyatları vatandaşın alım gücüne göre belirlemektedir. Bu, piyasa düşmanlığı değil; sosyal denge politikasıdır.

Ancak bu uygulamaların sadece Ramazan ayına sıkıştırılması yeterli değildir.

Bir ay ucuz yiyip on bir ay pahalıya mahkûm olmak, sosyal adalet değildir. İndirimler belirli dönemlerde değil, yıl boyunca sistemli şekilde sürdürülmelidir.

Okul sezonlarında, kış aylarında, ekonomik daralmanın yoğunlaştığı dönemlerde özel destek programları devreye sokulmalıdır.

Bunun yanında merkezi yönetim de sorumluluktan kaçmamalıdır. Yerel yönetimlerin çabası tek başına yeterli olamaz.

Tarım politikaları yeniden yapılandırılmalı, küçük üretici desteklenmeli, hayvancılık teşvik edilmeli, yem ve girdi maliyetleri düşürülmelidir. Üretim ayağı güçlenmeden fiyat istikrarı kalıcı hâle gelemez.

Ayrıca denetim mekanizmaları da ciddi biçimde güçlendirilmelidir. Fırsatçılıkla mücadele, birkaç sembolik ceza ile yürütülemez.

Gıda üzerinden spekülasyon yapanlara karşı caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Çünkü burada mesele sadece ticaret değil, toplum sağlığıdır.

Ankara’nın başarısı, doğru yönetildiğinde yerel yönetimlerin ne kadar etkili olabileceğini göstermiştir.

Vatandaşla temas eden, sahayı bilen, sorunu yerinde tespit eden bir anlayış, masa başı politikalarından çok daha sonuç alıcıdır. Bu yüzden Ankara modeli sadece bir uygulama değil, bir yönetim anlayışıdır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur: Vatandaşı merkeze alan, sosyal adaleti önceleyen, laf değil icraat üreten bir siyaset. Ankara bu konuda yol açmıştır.

Şimdi sıra, bu yolu genişletmekte ve kalıcı hâle getirmektedir.

Halk artık geçici çözümler değil, sürdürülebilir bir yaşam standardı istemektedir. Sofrasını düşünen, geleceğini koruyan politikalar talep etmektedir.

Ankara bunu başarmıştır. Diğer şehirler ve merkezi yönetim için artık mazeret kalmamıştır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu