Köşe Yazıları

Sessizce Kaybolan Bir Hak: Dijital Mahremiyet

İnsan bazen şunu fark ediyor: Hayatımızda kaybolan şeyler artık gürültüyle gitmiyor. Ne bir kapı çarpılıyor ne de bir veda ediliyor. Her şey sessiz, usul usul eksiliyor. Dijital mahremiyet de onlardan biri.

Eskiden mahremiyet dediğimizde akla ev gelirdi. Kapısını kapattığınız, perdesini çektiğiniz, kimseye hesap vermediğiniz alan. Şimdi ise cebimizde taşıdığımız telefonlar var. Kapısı hiç kapanmayan, perdesi olmayan, bizi bizden iyi tanıyan küçük cihazlar. Üstelik onları zorla hayatımıza sokan da yok. Severek, isteyerek yanımızdan ayırmıyoruz.

Dijital mahremiyet, sanıldığı kadar teknik bir mesele değil. Hukuki terimler, uzun sözleşmeler, karmaşık ayarlar işin sadece görünen kısmı.

Asıl mesele şu:

Hayatımızın kontrolü ne kadar hâlâ bizde?

Ne paylaşıyoruz, neden paylaşıyoruz ve bunun sonuçlarını gerçekten düşünüyor muyuz?

“Zaten gizleyecek bir şeyim yok” cümlesi bu çağın en tehlikeli cümlelerinden biri. Çünkü mahremiyet, suç işleyenlerin saklanma alanı değildir. Mahremiyet, insanın kendine ait bir alanının olmasıdır. Her an izlenmediğini bilme huzurudur. Yanlış anlaşılmadan, etiketlenmeden, var olabilme hakkıdır.

Bugün attığımız her adım dijital bir iz bırakıyor. Nerede kahve içtiğimiz, hangi haberi okuduğumuz, neye sinirlendiğimiz, hangi saatte uyuyamadığımız… Bunların her biri tek başına önemsiz gibi duruyor.

Ama bir araya geldiklerinde, bizden daha tutarlı bir portre çiziyorlar. Üstelik bu portreyi biz görmüyoruz; başkaları görüyor.

Asıl sorun da burada başlıyor. Biz paylaşırken hafifliyoruz, rahatlıyoruz, eğleniyoruz. Ama o bilgiler bir yerlerde saklanıyor, işleniyor, satılıyor, sınıflandırılıyor. Biz anlık bir “beğeni” bırakıyoruz, karşılığında uzun vadeli bir görünürlük kazanıyoruz. Çoğu zaman farkında bile olmadan.

Elbette teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Bunu inkâr etmek anlamsız. Ama kolaylıkla birlikte gelen bu kontrol kaybı, üzerinde yeterince düşünmediğimiz bir bedel. Hızlandık ama derinliğimizi kaybettik. Her şeye ulaşabiliyoruz ama kendimize ait alanlar giderek daralıyor.

Peki, ne yapmalı? Çözüm her şeyi kapatıp dağa çıkmak değil. Mesele teknolojiyle kavga etmek değil, onunla mesafeyi ayarlamak. Her isteyen uygulamaya her izni vermemek. Her anı paylaşmak zorunda hissetmemek. Dijital dünyada da “hayır” deme refleksini canlı tutmak.

Bir de şunu kabul etmek gerekiyor: Dijital mahremiyet sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda bir hak. Bu yüzden sormak lazım.

Verilerimiz neden toplanıyor?

Ne kadar süre saklanıyor?

Kimlerle paylaşılıyor?

Bu soruları sormak paranoyaklık değil; bilinçtir.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz mi teknolojiyi kullanıyoruz, yoksa teknoloji mi bizi? Bu soruya dürüstçe cevap vermeden dijital mahremiyeti korumak mümkün değil.

Mahremiyet, geçmişten kalma romantik bir alışkanlık değil. Bugünün ve yarının meselesi.

Çünkü insan, her şeyini herkesle paylaştığında özgürleşmiyor. Aksine, yavaş yavaş silikleşiyor.

Bazen en büyük özgürlük, paylaşmamayı seçebilmektir.

Ve bazen insanı koruyan şey, görünür olmak değil; gerektiğinde görünmez kalabilmektir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu