
Çocuğumu Sokağa Bırakıyorum, Geri Dönecek mi?
Sokakta Büyüyen Şiddet, Evde Büyüyen Kaygı
Bir anne ya da baba olarak çocuğumuzu sokağa gönderdiğimizde aslında yalnızca bir kapıyı açmıyoruz. Onu; kontrol edemediğimiz insanlarla, öngöremediğimiz davranışlarla ve giderek sertleşen bir toplumsal iklimle karşı karşıya bırakıyoruz.
Eskiden sokak, çocuklar için oyun alanıydı. Bugün ise birçok ebeveyn için sokak, kaygının başladığı yer hâline gelmiş durumda.
Bu kaygı abartı değil. Türkiye’de son yıllarda gençler arasında yaşanan bıçaklama, darp, akran zorbalığı ve ölümle sonuçlanan şiddet olayları; “istisna” olmaktan çıkıp gündelik haber dili içine yerleşmeye başladı.
Asıl tehlike de tam burada başlıyor: Şiddetin sıradanlaşması.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 yılına ait verileri, bu hissin yalnızca duygusal değil, aynı zamanda istatistiksel bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Güvenlik birimlerine getirilen 202.785 çocuk, kanunlarda suç sayılan fiillerle ilişkilendirilmiş durumda.
Bu rakam, bir önceki yıla göre yaklaşık %13’lük bir artış anlamına geliyor. Aynı yıl çocukların karıştığı toplam olay sayısı ise 612.651 olarak kayıtlara geçti. Bu olayların önemli bir kısmını yaralama, tehdit ve fiziksel şiddet oluşturuyor.
Bu tablo bize şunu söylüyor:
Gençler yalnızca şiddeti uygulayan konumda değil; aynı zamanda şiddetin tam ortasında büyüyorlar. Sokakta, parkta, mahallede, durakta… Yani yetişkin denetiminin en zayıf olduğu alanlarda.
Bir aile ve evlilik danışmanı olarak altını özellikle çizmek isterim: Şiddet, çoğu zaman “bir anda olan” bir patlama değildir.
Şiddet; biriken duyguların, ifade edilemeyen öfkenin, görülmeyen yalnızlığın ve sınırları belirsiz bir özgüvenin sonucudur. Özellikle ergenlik döneminde gençler, kim olduklarını ve ne kadar güçlü olduklarını sınarlar.
Bu sınama sağlıklı alanlarda yapılmadığında, sokak tehlikeli bir sahneye dönüşür.
Burada kritik bir ayrımı yapmak gerekir.
Her sorunlu davranış “kötü çocuk” meselesi değildir.
Ama her sorunlu davranış, bir yetişkin sorumluluğuna işaret eder.
Bazı çocuklar denetimsiz büyür. Bazıları sınırsız. Bazıları ise duygusal olarak ihmal edilmiş şekilde… Sınır koyulmayan, davranışlarının sonuçlarıyla yüzleştirilmeyen, empati kurması öğretilmeyen çocuklar; dış dünyada karşılaştıkları en ufak engelde şiddete yönelebilir. Bu, bireysel bir “şımarıklık” meselesi değil; yetiştirme biçimlerinin toplumsal bir yansımasıdır.
Aile içi dinamikler bu noktada belirleyicidir. Sürekli çatışmanın yaşandığı, öfkenin bastırıldığı ya da normalleştirildiği evlerde büyüyen çocuklar; sorun çözme becerilerini sağlıklı biçimde geliştiremez. Çocuk, konuşarak değil güç kullanarak çözüm üretildiğini görüyorsa, bunu sokakta da uygular. Evde öğrenilen dil, dışarıda davranışa dönüşür.
Ancak mesele yalnızca aileyle de sınırlı değildir.
Sokak; akran baskısının, güç gösterisinin ve kontrolsüz etkileşimin en yoğun yaşandığı alandır. Dijital medya bu etkileşimi daha da sertleştirmektedir. Şiddetin, zorbalığın ve gücün yüceltildiği içerikler; gençlerin gerçeklik algısını bozmakta, sınırları bulanıklaştırmaktadır. “Görünür olmak”, “üstün gelmek”, “korkutmak” gibi kavramlar; ergen zihninde yanlış bir özgüven inşasına yol açabilmektedir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Biz çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz, yoksa sadece dışarı mı gönderiyoruz?
Bir çocuğu sokağa bırakmak; onu yalnızca fiziksel olarak serbest bırakmak değildir. Aynı zamanda onun duygusal donanımını, sınır koyma becerisini, hayır diyebilme gücünü ve kendini koruma refleksini de test etmektir. Eğer bu donanım eksikse, sokak acımasızdır.
Bu yazının amacı anne-babaları suçlamak değildir. Ama sorumluluğu dağıtmak da değildir. Çünkü sorumluluk dağılırsa, hiç kimse hesap vermez. Oysa çocuklarımızın güvenliği; ailelerin, toplumun ve kamusal alanları yöneten herkesin ortak meselesidir.
Bir ebeveyn olarak kendimize şu soruları sormak zorundayız:
Çocuğumun öfkesini ne kadar ciddiye alıyorum?
Onu dinliyor muyum, yoksa susturuyor muyum?
Sokakta karşılaşabileceği riskleri konuşuyor muyum, yoksa “abartma” mı diyorum?
Güçlü olmayı, başkasına zarar vermekle mi; sınır koyabilmekle mi tanımlıyoruz?
Çünkü bugün sokakta yaşanan şiddet, yarın başka bir evin kapısını çalabilir. Ve o kapının bizim kapımız olmayacağının garantisi yoktur.
Bu yüzden “Çocuğumu sokağa bırakıyorum, geri dönecek mi?” sorusu; korkak bir soru değil, sorumlu bir sorudur. Bu soruyu sormayan toplumlar, bedelini daha ağır öder.
Çocuklarımızı sadece okula değil, hayata;
sadece sokağa değil, insan olmaya hazırlamak zorundayız.
Aksi hâlde sokaklar sertleşir,
evler sessizleşir,
ve kaygı büyür.







