
Ailede Konuşulanlar Değil, Konuşulamayanlar Yorar
Aile içinde en çok yoran şey yüksek sesle edilen tartışmalar değildir. Asıl yorgunluk, söylenemeyen cümlelerin zamanla birikmesinden doğar. Kapıların sertçe kapanması değil; hiç açılmayan konuşmalar aşındırır ilişkileri. Çünkü konuşulan her mesele, bir şekilde nefes alır. Konuşulamayanlar ise içerde kalır, ağırlaşır ve sonunda bağı zedeler.
Birçok ailede sorunlar vardır ama her sorun aynı şekilde zarar vermez. Dile getirilen bir kırgınlık, geç de olsa onarılma ihtimali taşır.
Oysa “Şimdi sırası değil”, “Bunu söylersem kırılır”, “Zaten anlamaz” düşüncesiyle bastırılan duygular, görünmez bir mesafe yaratır. Zamanla eşler aynı evin içinde birbirine temas etmeyen iki yabancıya dönüşebilir.
Aile danışmanlığı pratiğinde sıkça karşılaşılan tablo şudur: Taraflar aslında ne hissettiklerini bilmektedir ama bunu ifade etmeye cesaret edememektedir. Çünkü konuşmanın kavga çıkaracağından, dengeleri bozacağından ya da geçmişi açacağından korkulur. Oysa çoğu zaman ilişkiyi bozan konuşmak değil, konuşmaktan kaçınmaktır.
Konuşulamayan konular genellikle benzer başlıklarda toplanır:
İhmal edilmişlik hissi, değersizlik duygusu, sınır ihlalleri, takdir eksikliği, yalnızlık…
Bunlar yüksek sesle dile getirilmez; ima edilir, ertelenir ya da tamamen yok sayılır. Ancak duygu yok sayıldığında ortadan kalkmaz. Sadece yön değiştirir. Sessizlik olarak geri döner, soğukluk olarak yerleşir, bazen de beklenmedik anlarda sert tepkiler hâlinde ortaya çıkar.
Evliliklerde “idare etmek” çoğu zaman bir erdem gibi görülür. Oysa sürekli idare eden taraf, fark edilmeden tükenir. Suskunluk sabır zannedilir, hâlbuki her suskunluk olgunluk değildir.
Bazı sessizlikler, çaresizliğin başka bir adıdır. Ve aile içinde en tehlikeli şey, kimsenin gerçekten ne hissettiğini söyleyemediği bir düzenin normalleşmesidir.
Çocuklar açısından da benzer bir durum söz konusudur. Evde konuşulamayan konular varsa, çocuklar bunu çok erken fark eder. Soruların geçiştirildiği, duyguların bastırıldığı bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla kendi duygularını da saklamayı öğrenir. Bu da aile içi iletişimin yalnızca bugünü değil, geleceği de etkilediğini gösterir.
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Her şey her zaman konuşulmalı demek, sağlıklı bir yaklaşım değildir. Mesele her duyguyu kontrolsüzce ortaya dökmek değil; konuşulabilir bir zemin inşa edebilmektir. Güvenli, yargısız ve dinlemeye açık bir alan yoksa, insanlar susmayı seçer.
Bu yüzden “Neden konuşmuyor?” sorusundan önce “Bu evde konuşmak ne kadar güvenli?” sorusunu sormak gerekir.
Aileyi ayakta tutan şey kusursuz iletişim değildir. Hata yapabilme, yanlış anlaşılabilme ve buna rağmen yeniden konuşabilme cesaretidir. Konuşulamayanlar çoğaldıkça aile küçülür; konuşulabilenler arttıkça bağ güçlenir.
Belki de bugün aile içinde sorulması gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten konuşuyor muyuz, yoksa sadece gündelik meseleleri mi paylaşıyoruz?
Çünkü aileyi yoran, konuşulanlar değil; zamanında söylenemeyenlerdir.







