Köşe Yazıları

Şimdiki Aşkların Tarihi mi Geçti?

Şimdiki Aşkların Tarihi mi Geçti?

Son birkaç yıldır danışmanlık odama gelen çiftlerin cümleleri birbirine o kadar benziyor ki, bazen hepsi aynı hikâyenin farklı bölümlerini okuyor gibiyim. Modern çağın ilişkilerinde görünmez bir yorgunluk dolaşıyor.

İnsanlar birbirine hâlâ âşık oluyor, hâlâ bağlanıyor, hâlâ heyecanlanıyor; ama bir noktadan sonra aşkın sesi kısılıyor, ilişkiler “idare etmeye” dönüyor.

Bu da ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Şimdiki aşkların tarihi mi geçti?

Aslında mesele aşkın kendisi değil; aşkı taşımak için gereken duygusal kapasitenin daralması. Çünkü aşk, yalnızca güzel anların toplamı değil; iki kişinin aynı gerçeğe birlikte bakabilme cesareti. Ne var ki günümüzün hızlı temposu bu cesareti törpülüyor. Kimsenin yavaşlamaya, düşünmeye, karşısındakinin kırılgan noktasına özen göstermeye sabrı kalmamış durumda. Yani aşk bitmiyor; ama insanlar aşkı sürdürecek enerjiyi bulmakta zorlanıyor.

Bir zamanlar ilişkiler daha az seçenekle, daha çok bağlılıkla yürürdü. Bugün ise herkesin elinde sınırsız bir ihtimal algısı var: daha iyisi olabilir, daha anlayışlı biri çıkabilir, daha az hata yapan biri bulunabilir. Bu ihtimaller gerçek olmasa bile, varlıkları bile ilişkileri tedirgin etmeye yetiyor. Bu tedirginlik, insanların elindekine kök salmasını zorlaştırıyor. Çünkü kıyaslayan bir zihin, bağlı kalmakta zorlanır.

Sosyal medya da bu atmosferi besliyor. Herkes kendi ilişkisinin en iyi anını paylaşırken, kimse kavgalarını, sessizliklerini, kaygılarını göstermiyor. Böylece kusursuz bir ilişkiler galerisi oluşuyor. Çiftler kendi gerçekliklerini başkalarının vitriniyle kıyaslayınca, ilişkilerinin doğal iniş çıkışlarını “problem” gibi yorumlamaya başlıyor. Oysa aşk, zaten inişleri ve inişlerin içinde saklanan dönüşme potansiyeliyle anlamlıdır.

Aşkın tarihi geçmedi; ama aşkı taşıyan algımız değişti. Bugünün ilişkilerinde bağlılık yerine hız, merak yerine beklenti, sabır yerine çabuk vazgeçme var. Çiftler daha çabuk kırılıyor, daha zor tamir ediyor, daha az dinliyor. Bunun nedeni kötü niyet değil; duygusal dayanıklılığın giderek azalması. Hayat çok yorucu, insanlar çok yorgun. Yorgun biri âşık olabilir ama aşkı sürdürebilmek için gereken emeği vermekte zorlanır.

Bir ilişkiyi sürdüren şey büyük sözler ya da büyük jestler değil; iki kişinin birbirine gösterdiği günlük özen. Bir bakış, bir soru, bir dinleme çabası… Fakat modern ilişkilerde insanlar bu küçük şeyleri önemsiz sanıyor. Oysa ilişkiler küçük şeylerden yapılır; aşk da o küçük şeylerin toplamından doğar.

Bir danışman olarak sık sık şunu gözlemliyorum:

Çiftler, sorun yaşadıklarında aşkın bittiğini sanıyor.

Oysa çoğu zaman biten aşk değil; iletişimdir.

Küsen kişi sevgisini saklar, kırılan kişi kendini geri çeker, özleyen kişi gurur yapar. Sonra herkes kaybettiği şeyin adını aşka koyar.

Peki çıkış yolu ne?

Aşk için yeniden alan açmak.

Duygulara temas etmek.

Konuşmayı, dinlemeyi, anlamayı küçümsememek.

İki kişinin aynı yerde durmakta zorlandığı anlarda kaçmak yerine durup “burada ne oluyor?” diye sormak.

Belki o zaman görürüz ki, aşkın tarihi geçmedi; sadece bizim aşkı sürdürme biçimlerimiz eskiyor. Geçen şey aşk değil; sabrımız, merakımız ve birbirimize yaklaşma biçimimiz. Ve bütün bunlar değiştirilebilir şeyler.

Sonuç olarak, bugünün ilişkileri biraz daha kırılgan, biraz daha hızlı tüketilen, biraz daha beklenti yüklü olabilir. Ama aşk hâlâ aynı yerde duruyor. İnsanların kalbinde, temas etmesini bekleyen bir güç olarak.

Belki tek yapmamız gereken, aşkı suçlamak yerine, ona yeniden yer açmak. Çünkü hiçbir aşkın tarihi geçmez; sadece ilgisiz kaldığında sessizleşir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu