Köşe Yazıları

Okul Dışına İten Gerçekler ve Kaybolan Çocukluklar

Türkiye’de eğitim gündemini konuşurken genellikle müfredat, sınavlar, yeni modeller, teknolojik dönüşüm gibi başlıklar öne çıkıyor. Oysa tüm bunların ardında, sessiz ama derin bir gerçek var: Okul dışına çıkan, eğitimin çeperinde kalan, çocukluklarını çalışarak geçiren yüz binlerce çocuk.

Bugün Türkiye’de 14–17 yaş aralığında eğitimine devam etmeyen yüz binlerce çocuk bulunuyor. Ekonomik sıkıntı, aile içi problemler, bölgesel eşitsizlikler, toplumsal baskılar ve zaman zaman da eğitim sistemine olan güvensizlik çocukları okuldan uzaklaştırıyor.

Bu çocukların bir kısmı meslekî eğitim merkezlerine yönlendiriliyor. Kimileri açık liseye geçiyor. Kimileri ise herhangi bir “eğitim başlığı” altında bile görünmüyor; sokakta, atölyede, pazarda, markette karşımıza çıkıyor. Kimi zaman bir fotokopici dükkânında çay taşıyor; kimi zaman bir tamirhanede ağır bir metal parçasını kaldırmaya çalışıyor.

Ve bütün bu tabloya baktığımızda aklımızdaki en acı soru şu oluyor:
“Hangi yaşta, hangi çocuk böyle bir yükün altına girmeli?”

Çocuk mu, işçi mi? İkisini de olamayan bir kuşak

15–17 yaş grubunda her dört gençten biri çalışıyor. Bu oran yalnızca ekonomik şartların ne kadar ağır olduğunu göstermiyor; aynı zamanda eğitim sisteminin bazı çocukları içinde tutmakta zorlandığını da hatırlatıyor.

Çocuklar kimi zaman “usta yetiştiriyoruz”, “meslek edindiriyoruz” gibi iyi niyetli görünen söylemlerin gölgesinde aslında ağır iş şartlarının içine itiliyor.
Evet, meslek edinmek kötü bir şey değil…
Evet, erken yaşta yetenek keşfi önemli…
Ama unutulmaması gereken çok temel bir gerçek var:

Her çocuğun önce çocuk olmaya hakkı var.

Bir öğrencimin annesi geçenlerde şöyle demişti:
“Hocam, oğlum çok çalışmak istiyor, para kazanmak istiyor, bize destek olmak istiyor. Ama ben onun çocukluğunu kaybetmesini istemiyorum.”

Bir annenin iç sesi aslında toplumun sessiz çığlığıdır.

Eğitim sadece okulda değil; ama eğitim olmadan hiç değil

Evet, çağ değişti.
Evet, öğrenme sadece sınıf duvarları içinde olmuyor.
Evet, çocukların yetenekleri çok daha erken ortaya çıkıyor.

Ancak formal eğitimden kopmak, hiçbir zaman bir çocuğun çıkarına değildir.

Çünkü okul;

yalnızca matematiğin, fenin, Türkçenin öğretildiği yer değildir,

akran ilişkilerini, toplumsal kuralları, problem çözmeyi, empatiyi, güveni öğreten bir yaşam alanıdır.

Bir çocuk okuldan koptuğunda, aslında bir toplum yarınından kopar.

Koçların, öğretmenlerin ve velilerin ortak sorumluluğu

Bir eğitim koçu olarak yıllardır gördüğüm bir şey var:
Çocuk okuldan kopmaz, koparılır.

Bazen ekonomik sebeple,
bazen umutsuzlukla,
bazen aile baskısıyla,
bazen “o zaten yapamaz” düşüncesiyle…

Oysa hiç kimse doğuştan başarısız değildir.
Başarı, doğru rehberlikle ve uygun şartla büyür.

Bu yüzden bizler, öğretmenler ve veliler olarak şunları yapmalıyız:

Okuldan uzaklaşan çocuğun neden uzaklaştığını anlamalıyız.

Onu suçlamamalı, dinlemeli ve çözüm üretmeliyiz.

Meslekî eğitimi bir kaçış yolu değil, doğru yönetildiğinde bir fırsat alanı hâline getirmeliyiz.

Çocuk işçiliği ile “meslek öğrenme” arasındaki ince çizgiyi çok net ayırmalıyız.

Ve en önemlisi:
Bir çocuğun okulda kalması için gerekli desteği birlikte sağlamalıyız.

Bir ülkenin geleceği, çocuklarının bugünü kadar güçlüdür

Eğitim dönüşebilir, sınav sistemi değişir, müfredatlar yenilenir…
Ama her reform, her proje, her yenilik bir tek şeye hizmet etmek zorundadır:

Çocuğun üstün yararı.

Bugün okul dışında olan her çocuk, aslında biz yetişkinlerin eksik bıraktığı bir hikâyeyi temsil ediyor.
Yarın bu çocuklar yetişkin olduğunda, toplum tam da bugün ne ektiğimizi biçecek.

Bu yüzden “eğitimin geleceği” derken önce “çocukların bugünü”nü konuşmalıyız.
Her çocuğun hakkını, hayalini ve umudunu korumalıyız.

Çünkü bir çocuk kaybolduğunda, aslında geleceğimizden bir parça eksilir.
Ama bir çocuğu okula döndürdüğümüzde, tüm ülkenin geleceğine ışık ekleriz.

Eğitim Koçu
Betül Mülayim Taşkıran

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu