Köşe Yazıları

MİLLİ KİMLİK KRİZİNİN TEZAHÜRÜ: MODERN ŞİRKLER

Milliyetçilik, insanı daraltıcı bir özcülüğe hapseder. İnsan, evrensel bir varlık olma vasfını yitirir, etnik sınırlar içinde tanımlanır. Bu yaklaşım, Kant’ın insanı evrensel değer taşıyıcısı olarak konumlandıran anlayışıyla da, Farabi ve İbn Sina’nın aklı evrensel varlıkla ilişkilendiren felsefi çizgisiyle de çelişir. Türkçülüğün ve Turancılığın pagan ayinlere dönüş eğilimi, aslında modern bir kimlik krizinin tezahürüdür. Seküler bir zeminde kutsal ihtiyacı karşılamayan ideolojiler, dini hakikate yönelmek yerine folklorik ritüelleri “milli kimlik” adıyla kutsallaştırma eğilimine girmektedir. Bu ise metafizik düzlemde bir boşluk, ahlaki düzlemde ise bir yozlaşmadır.

Oysa tarih apaçık şunu göstemektedir: Türkler İslam’dan önce dağınık boylar hâlinde yaşamış, birbirleriyle sürekli savaşmış, kalıcı ve evrensel bir medeniyet kuramamışlardır. Onları birleştiren, Selçuklu’da Horasan erenlerinin getirdiği İslam ruhu olmuştur. Anadolu’nun kapılarını açan Alparslan’ın ordusunun ruhunu şekillendiren, Şaman davulu değil, “Allah Allah” nidalarıdır. Osman Turan’ın ifadesiyle Türklerin “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”, eski putperest geleneklerden değil, Allah’ın adaletini yeryüzüne hâkim kılma idealinden doğmuştur. Osmanlı’nın üç kıtada farklı kavimleri adaletle yaşatması, etnik üstünlükle değil, ümmet idealiyle mümkün olmuştur.

Yavuz Sultan Selim’in hilafeti devralarak “Türk padişahı” kimliğini geri plana bırakıp “Hadimü’l-Haremeyn” yani kutsal beldelerin hizmetkârı unvanını şeref bilmesi, İslam ile Türklüğün ayrılmazlığının tarihi bir kanıtıdır. Çünkü Yavuz da bilmektedir: Türklük, İslam’dan bağımsız düşünülemez. Türk, İslam’la milletleşmiş; imanı sayesinde tarih sahnesinde şeref ve kudret kazanmıştır.Hucurât suresinde geçen “Biz sizi kavimler ve kabileler kıldık ki tanışasınız” ayeti, kavmiyetin tanışma, yardımlaşma ve kültürel zenginlik aracı olduğunu, hiçbir şekilde üstünlük vesilesi olamayacağını bildirir. Peygamber Efendimiz (sav)’in Veda Hutbesi’nde dile getirdiği “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü yoktur” ifadesi, bu evrensel kardeşliğin tarihteki en güçlü manifestosudur. İslam tarihinde, Bilal-i Habeşî’nin ezanı, Selman-ı Farisî’nin hikmeti, Suheyb-i Rûmî’nin fedakârlığı aynı çatı altında eşit değer bulmuş, bu üç farklı coğrafyadan insan ümmetin simgesi hâline gelmiştir. Bu tablo, ümmet idealinin ırk merkezli bütün kimlikleri nasıl aştığının en somut kanıtıdır.

Şimdi soralım: Eğer Türklük İslam’dan bağımsızsa, niçin İslam öncesi dönemde Türkler dağınık ve parçalı kalmış, oysa İslam’la birlikte cihan devleti kurabilmişlerdir? Hangi “öze dönüş” ateş etrafında dönmek, göğe bakarak putperestçe ritüeller yapmak olabilir? Gerçek öz, Horasan erenlerinin nefeslerinde, Yunus Emre’nin şiirlerinde, Hacı Bektaş Veli’nin irfanında saklıdır. Pagan ayinleri ise Türk’ün ruhuna yabancıdır.

Bugün pagan ritüelleri “milli kültür” diye diriltmek, aslında modern bir şirk üretmektir. İslam’dan koparılmış bir Türklük, tarihsiz ve kimliksiz kalmaya mahkûmdur. Gerçek öze dönüş, kan ve ırk saplantısıyla değil; iman, adalet ve ümmet bilinciyle mümkündür. Türk kimliğini Şaman davuluna indirgeyenler, aslında Türk’ün İslam’la kazandığı bin yıllık izzetini yok saymaktadır. Bir hakikat vardır ki görmezden gelinemez: İslam’dan bağımsız bir Türklük düşünülemez.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu