Köşe Yazıları

Jeopolitik Şiddetin Anatomisi: Kriz Üreterek İktidar Koruma Stratejisi

Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar artık “güvenlik kaygısı” ya da “savunma refleksi” ile açıklanabilecek sınırları çoktan aşmıştır. Bölge, sistematik biçimde istikrarsızlaştırılan, sürekli kriz üretilen ve savaş üzerinden yönetilen bir jeopolitik alana dönüştürülmüştür. Bu süreç, tesadüfi gelişmelerin değil, bilinçli tercihlerle inşa edilen bir güç siyasetinin sonucudur.

Uluslararası siyasetin son yıllardaki aktör profiline bakıldığında, kriz üretme pratiğinin bir yönetim modeli hâline geldiği açıkça görülmektedir. Donald Trump, Benjamin Netanyahu ve çevresinde şekillenen siyasi ağlar, askeri gerilimi yalnızca bir dış politika aracı olarak değil, aynı zamanda iç siyasi meşruiyet üretme mekanizması olarak kullanmaktadır. Bu yapıların, geçmişte Jeffrey Epstein dosyalarında somutlaşan karanlık ilişkilerle anılması, savaşın neden sıklıkla gündem değiştirici bir araç olarak devreye sokulduğunu da açıklamaktadır.

İlgili Makaleler

Bu bağlamda savaş, yalnızca bir çatışma biçimi değil, bir örtbas yöntemidir. Siyasi sorumluluk, hukuki hesap verme ve etik sorgulama talepleri yükseldiğinde, gündem bilinçli biçimde askeri krizlere yönlendirilir. Belgelerin yerini bombalar, soruların yerini sirenler, tartışmaların yerini korku alır. Kamuoyu, hakikatle değil, kaosla meşgul edilir.

Bu stratejinin en ağır sonuçları Gazze Şeridi üzerinden gözlemlenmiştir. Burada yaşananlar, klasik bir savaş pratiği değil, sivil nüfusun sistematik biçimde hedef alındığı bir yıkım modelidir. Hastanelerin, okulların, yaşam alanlarının vurulması; askeri zorunlulukla değil, siyasal mesaj üretme amacıyla gerçekleştirilmektedir. Bu, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını gösteren açık bir tablodur.

Ancak mesele artık Gazze ile sınırlı değildir. İran, doğrudan askeri ve siyasi baskının merkezine yerleştirilmiştir. Bölgesel çatışma, kontrollü biçimde genişletilmekte; diplomasi yerini güç gösterisine bırakmaktadır. Aynı baskı hattı Irak, Lübnan ve Suriye üzerinden de sürdürülmektedir. Ortadoğu, parçalı krizlerin değil, bütüncül bir istikrarsızlaştırma politikasının sahasına dönüştürülmüştür.

Bu sürecin merkezinde İsrail bulunmaktadır. Askeri kapasite, medya gücü ve Batılı siyasi destek sayesinde, uygulanan şiddet büyük ölçüde normalleştirilmektedir. Uluslararası kurumların sessizliği, hukuki mekanizmaların işlemezliği ve büyük medyanın seçici körlüğü, bu normalleşmenin temel dayanaklarıdır. Böylece güç, hukuk karşısında fiili üstünlük kazanmaktadır.

Bu tablo içinde Filistin halkı, yalnızca bir çatışmanın değil, küresel çıkar sisteminin doğrudan mağduru hâline gelmiştir. İnsan hayatı, diplomatik pazarlıklarda tüketilebilir bir unsur olarak görülmektedir. Sivil kayıplar, stratejik maliyet kalemi gibi hesaplanmaktadır.

Genişleyen bu baskı hattının dışında bırakılmak istenmeyen ülkelerden biri de Türkiye’dir. Ekonomik manipülasyonlar, diplomatik baskılar ve örtülü tehditler aracılığıyla Türkiye’nin dış politika alanı daraltılmak istenmektedir. Amaç açıktır: Bağımsız hareket kapasitesini sınırlamak, bölgesel inisiyatifi kontrol altına almak, karar alma süreçlerini dış müdahaleye açık hâle getirmek.

Burada söz konusu olan, klasik anlamda bir güç mücadelesi değildir. Bu, küresel ölçekte yürütülen bir disiplin projesidir. Uyum sağlayan ödüllendirilmekte, itiraz eden cezalandırılmaktadır. Savaş, bu disiplinin en sert aracıdır.

Gerçekçi bir analiz, şu noktayı net biçimde ortaya koymaktadır:

Ortadoğu’daki çatışmalar, güvenlik üretmemektedir.

Aksine, sürekli bir güvensizlik rejimi inşa etmektedir.

Barış söylemi, savaş pratiğini gizlemek için kullanılmaktadır.

Hukuk, güç karşısında sistematik biçimde geri çekilmektedir.

Bu nedenle yaşananlar, geçici krizler değil; kalıcı bir yönetim modelidir.

Sonuç olarak mesele, belirli ülkeler arasındaki gerilimden ibaret değildir. Mesele, savaşın bir yönetişim tekniğine dönüştürülmüş olmasıdır. Mesele, hesap vermekten kaçan siyasal elitlerin, meşruiyeti şiddetle üretme alışkanlığıdır. Mesele, küresel sistemin vicdanını askıya almış olmasıdır.

Bu tablo karşısında açık konuşmak gerekir:

Türkiye, korku siyasetiyle yönlendirilecek bir ülke değildir.

Tehdit diliyle hizaya sokulacak bir toplum değildir.

Dış baskılarla stratejik iradesinden vazgeçecek bir devlet değildir.

Hakikat, bombalarla bastırılamaz.

Adalet, krizlerle boğulamaz.

Toplumların hafızası, savaş propagandasıyla silinemez.

Ve tarih, her zaman gösterdiği gibi, şiddetle ayakta kalmaya çalışan düzenlerin er ya da geç çöktüğünü yeniden gösterecektir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu