Köşe Yazıları

“El Âlem Ne Der?”: Başkalarının Cümleleriyle Kurulan Hayatlar

Aile ve evlilik danışmanlığı yaparken en çok karşılaştığım görünmez duvarlardan biri şudur:

“El âlem ne der?”

Bu cümle, yüksek sesle söylenmese bile pek çok evliliğin ortasında durur. Kararların önünde set olur, duyguların önüne perde çeker. İnsanı yavaş yavaş kendinden uzaklaştıran sessiz bir baskıdır bu.

“El âlem” dediğimiz şey aslında kim?

Bir gün kahvede konuşanlar, ertesi gün başka bir gündeme geçenler…

Hayatımızla ilgili yorum yapma hakkını kendinde gören ama sonuçlarıyla zerre ilgilenmeyen bir kalabalık.

Garip olan şu: Bu belirsiz kalabalığın düşüncesi, bazen eşimizin sesinden, hatta kendi iç sesimizden bile daha baskın hale geliyor.

Evlilikler bu baskıdan en çok payını alan alanlardan biri. İnsanlar sevilmedikleri ilişkilerde kalıyor, değersiz hissettikleri evlilikleri sürdürüyor. Neden? Çünkü boşanmak “yakışmaz”, sorun anlatmak “ayıp”, yardım almak “zayıflık” sayılıyor.

Oysa kimse şunu sormuyor: Bir evliliğin sadece sürüyor olması, sağlıklı olduğu anlamına gelir mi?

Danışmanlık odasında sık sık şuna tanık olurum:

Kadın ya da erkek, yaşadığı sorunları anlatırken önce eşini değil, toplumu savunur.

“Böyle şeyler her evlilikte olur.”

“Annem de katlanmış.”

“Millet daha neler yaşıyor.”

Bu cümleler birer teselli gibi görünür ama aslında duyguları geçersiz kılar. Acıyı küçültür, insanın kendi yaşadığını hafife almasına neden olur. Zamanla kişi şuna alışır:

Hissettiğim önemli değil, dışarıdan nasıl göründüğü önemli.

“El âlem ne der” korkusu, evliliği bir vitrine çevirir. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir; sosyal medyada mutlu fotoğraflar, aile ziyaretlerinde gülümsemeler, kalabalık sofralarda sessiz uyum…

Ama evin içinde konuşulmayan cümleler birikir. Kırgınlıklar bastırılır, ihtiyaçlar ertelenir, sevgi şartlı hale gelir. Böyle evlilikler dağılmaz belki ama donar. Duygusal bağ kopmaz gibi görünür ama canlılığını kaybeder.

Daha da çarpıcı olan şu:

“El âlem” için yapılan fedakârlıklar, çoğu zaman eş için yapılmaz. İnsan, başkalarının ağzı kapansın diye susar ama eşine açık olmayı göze alamaz. Oysa evlilik iki kişi arasında kurulur; mahalleyle, akrabalarla, sosyal çevreyle değil.

Toplumun beklentileri elbette yok sayılamaz. Ancak sorun, bu beklentiler pusula haline geldiğinde başlar. Kişi kendi sınırlarını, ihtiyaçlarını ve duygularını tanıyamaz hale gelir.

Bir noktadan sonra danışmanlığa gelen kişiler şunu söyler:

“Ne istediğimi bilmiyorum.”

Bu cümle, yıllarca başkalarının beklentilerine göre yaşamış olmanın doğal sonucudur.

“El âlem ne der” diye diye sürdürülen evliliklerde öfke genellikle içe döner. İnsan ya kendine kızar ya da sessizce eşinden uzaklaşır. İletişim azalır, temas azalır, paylaşım azalır. Sonra bir gün herkes şaşırır:

“Bir anda mı bitti?”

Hayır, bir anda bitmez. Yıllarca konuşulamayanlar, ertelenenler, görmezden gelinenler birikir ve bir gün taşar.

Danışman olarak şuna inanıyorum:

Cesaret, her şeyi yıkmak değildir.

Cesaret, önce gerçeği kabul edebilmektir.

Bir evlilikte mutsuzsan, bunu inkâr etmemek…

Bir sorun varsa, üstünü örtmemek…

Yardım almak gerekiyorsa, bunu zayıflık saymamak…

“El âlem” konuşur, yorum yapar, yargılar. Ama gece başını yastığa koyduğunda seninle değildir. Seninle olan, yaşadığın hayat ve taşıdığın duygulardır.

Mutluluğun topluma ispatlanacak bir şey değil; yaşanacak bir hal olduğunu fark etmek, belki de en büyük özgürlüktür.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

“El âlem ne der?” değil,

“Ben bu hayatı böyle yaşamak istiyor muyum?”

Çünkü herkes konuşur.

Ama hayat, sadece bir kişiye aittir.

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu