
Bir Sınıfta Kala
Bir Sınıfta Kalan Çığlık: Kaybolan Güven, Yitirilen Bir Öğretmen
Dün gelen bir haber, hepimizin yüreğine ağır bir taş gibi oturdu
İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bir okulda yaşanan şiddet olayı, bir öğretmenin hayatını kaybetmesine, başka insanların yaralanmasına neden oldu. Failin bir öğrenci olması ise acıyı daha da derinleştirdi.
Bu sadece bir “asayiş haberi” değildir.
Bu, eğitim sistemimizin, aile yapımızın, toplumsal ruh hâlimizin ve çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin acı bir aynasıdır.
Bir Öğretmenin Ardından
Bir öğretmen, sabah evden çıkarken yalnızca bir mesleğe değil, bir sorumluluğa gider.
Omzunda defterler, kalbinde onlarca çocuğun geleceği vardır.
Her gün sabırla anlatır, tekrar eder, dinler, anlamaya çalışır.
Bazen aç gider derse, bazen yorgun, bazen kendi derdiyle…
Ama sınıfa girdiğinde hepsini geride bırakır.
Çünkü karşısında umut vardır.
Gelecek vardır.
İşte dün, o umutlardan biri daha aramızdan alındı.
Bir öğretmenin, kendi öğrencisinin bulunduğu ortamda hayatını kaybetmesi; sadece bir insanın ölümü değildir.
Bu, eğitimde güvenin yara almasıdır.
Bu, “okul” dediğimiz kutsal alanın sarsılmasıdır.
Okullar Artık Güvenli mi?
Bir zamanlar okullar, ailelerin çocuklarını gözleri kapalı emanet ettiği yerlerdi.
“Okula gitsin, biz rahat edelim” denirdi.
Şimdi ise birçok veli endişeli:
“Acaba güvende mi?”
“Bir şey olur mu?”
“Psikolojisi iyi mi?”
Bu soruların artması tesadüf değildir.
Çünkü okullar sadece akademik yükle dolduruldu.
Ama çocukların ruhu ihmal edildi.
Notlar konuşuldu, sıralamalar konuşuldu, sınavlar konuşuldu…
Ama:
“Bu çocuk ne hissediyor?”
“Ne yaşıyor?”
“İçinde ne birikiyor?”
diye yeterince sorulmadı.
Sessiz Çığlıkları Duymadık
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Öfke bir günde oluşmaz.
Her patlamanın öncesinde uzun bir birikim vardır.
Anlaşılmayan duygular, bastırılan öfke, görülmeyen yalnızlık, dinlenmeyen sorunlar…
Bir çocuk:
Sürekli içine kapanıyorsa,
Ani öfke nöbetleri yaşıyorsa,
Derslerden kopuyorsa,
Hayattan uzaklaşıyorsa,
orada bir yardım çağrısı vardır.
Ama çoğu zaman biz yetişkinler bunu “ergenlik” deyip geçiyoruz.
Oysa bazen o sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisidir.
Aileler, Okullar, Toplum: Hepimiz Sorumluyuz
Bu tür olaylardan sonra suçlu aramaya başlarız.
“Okul ihmalkâr.”
“Aile ilgisiz.”
“Sistem bozuk.”
Evet, hepsi doğru olabilir.
Ama en doğrusu şudur:
Hepimizin payı var.
Aile, çocuğunun ruhunu tanımalı.
Öğretmen, sadece dersi değil öğrenciyi de izlemeli.
Okul, rehberlik hizmetlerini güçlendirmeli.
Toplum, gençleri yalnız bırakmamalı.
Bir çocuk kendini değersiz hissederse,
Bir genç kimse tarafından anlaşılmazsa,
Bir birey sürekli bastırılırsa…
Bir yerde patlar.
Ve bedeli çok ağır olur.
Bir öğretmen sınıfa girerken, “Acaba bugün güvende miyim?” diye düşünmemeli.
Bu düşünce bile başlı başına bir utançtır.
Öğretmen korkarsa, eğitim durur.
Öğretmen yorulursa, gelecek yavaşlar.
Öğretmen kaybolursa, toplum eksilir.
Bu Acıdan Ders Almazsak…
Eğer bugün yaşananları sadece “haber” olarak görüp geçersek,
Eğer birkaç gün üzülüp unutursak,
Eğer gerçek çözümler üretmezsek…
Yarın daha ağırını yaşarız.
Daha çok öğretmen üzülür,
Daha çok çocuk kaybolur,
Daha çok aile yıkılır.
Bu yüzden artık şunları konuşmalıyız:
Okullarda psikolojik destek yeterli mi?
Riskli öğrenciler takip ediliyor mu?
Öğretmenler korunuyor mu?
Aileler bilinçlendiriliyor mu?
Bunları konuşmadan ilerleyemeyiz.
Dün kaybettiğimiz öğretmen, bir istatistik değildir.
Bir rakam değildir.
Bir haber başlığı değildir.
O, hayalleri olan çocuklara yol gösteren bir insandı.
Onun ardından ağlamak yetmez.
Onun hatırasına sahip çıkmak gerekir.
Bunu da ancak daha bilinçli, daha duyarlı, daha sorumluluk sahibi olarak yapabiliriz.
Çünkü bir öğretmeni kaybetmek,
bir geleceği kaybetmektir.
Betül Mülayim Taşkıran
Eğitim ve Öğrenci Koçu







