
Aşırı Fedakârlık: Sevginin İçine Gizlenen Tükenmişlik
Bir insan ne zaman kendinden vazgeçer?
Sevgi, hangi noktada kişiyi kendi hayatının kıyısında bir seyirciye çevirir?
Aşırı fedakârlık, çoğu zaman büyük bir iyilik gibi görünür; oysa sessizce içimize yerleşen bir tükenmişliğin ilk adımıdır.
Evde, ilişkilerde, anne-babalıkta, iş hayatında…
Birçok kişi, farkında bile olmadan kendini tüketen bir sorumluluk duygusunun içinde yaşamaya başlıyor. “Ben hallederim”, “Önemli değil”, “Benim canım sağ olsun” gibi cümleler, dışarıdan bakıldığında olgunluk göstergesi gibi dursa da, içeride bir yerlerde bir şeylerin kırıldığının habercisi olabilir.
Fedakârlık Değil, Kendini Yok Sayma
Fedakârlık insanın doğasında var. Sevdiğimiz insanlar için bir şeylerden vazgeçmek bazen güçlendirir, bazen bağ kurar. Fakat aşırılaştığında, kişi kendi ihtiyaçlarını görünmez kılar.
Psikoloji literatüründe bu duruma “kendilik yitimi” denir. Yani kişi kendi hayatını değil, karşı tarafın hayatını merkeze alır.
Bu kişi dışarıdan “ne kadar fedakâr” diye övülür ama içten içe bir boşluk hissetmeye başlar. Çünkü sürekli veren, bir süre sonra kendine dair hiçbir şey kalmadığını keşfeder.
Toplumsal Rol Tuzağı
Özellikle aile yapılarında, “iyi anne”, “iyi eş”, “iyi evlat” olma baskısı, kişiyi sürekli daha fazlasını vermeye iter.
Birçok kadın, “Ben yapmazsam kimse yapmaz” duygusuyla yıllarca kendi ihtiyaçlarını erteleyerek yaşar.
Birçok erkek, “Güçlü olmak zorundayım” kalıbıyla duygularını bastırır, yükün altında ezilir.
Bu rolleri sorgulamak çoğu zaman ayıp sayıldığı için, kişiler kendi sınırlarını koruyamaz hale gelir.
Sürekli Verenin Sessiz Çığlığı
Aşırı fedakârlık ilk başta kimseyi rahatsız etmez.
Hatta çevredekiler “ne iyi insan” diye daha çok beklenti içine girer.
Fakat zamanla kişi şunları yaşamaya başlar:
İçten içe kırgınlık
Görülmeme hissi
Takdir edilmeme şikâyeti
Kendine ait zaman bulamama
Yorgunluk ve duygusal tükenme
Kırılgan bir öfke
“Ben ne zaman?” sorusu
Bu belirtiler çoğu zaman depresyonun ilk işaretleridir. Kişi hâlâ veriyordur ama içerde alarm zilleri çoktan çalmaya başlamıştır.
Fedakârlığın Perdesi Aralanınca
İlişkilerde aşırı fedakârlık çoğu zaman sessiz bir bağımlılık yaratır.
Bir taraf sürekli veren, diğer taraf sürekli alan konumuna yerleşir.
İlk bakışta sorun yokmuş gibi görünse de, bu dengesizlik zamanla ilişkinin zehrine dönüşür.
Çünkü sürekli veren kişi artık sadece “vermesi” beklenen biri haline gelir.
Kimse ona “Sen ne istiyorsun?” diye sormaz.
O da sormaz – çünkü kendi isteğini hatırlamayacak kadar yorulmuştur.
Peki Çözüm Nedir?
Bu sorunun en güçlü yanıtı, kişinin kendine yeniden alan açmasıdır.
- “Hayır” demeyi öğrenmek
Kırıcı değildir. İlişkiyi bozmaz.
Koşulsuz vermek değil, sağlıklı sınırlar kurmak ilişkiyi ayakta tutar. - Kendini öncelemek bencillik değildir
Kişi kendi ihtiyaçlarını karşılamadan başkasına sağlıklı bir destek veremez.
Boş bir bardaktan su dökülemez. - Yük paylaşmak bir haktır
“Ama o anlamaz” demek yerine, duyguyu açıkça söylemek gerekir:
“Çok yoruldum, biraz desteğe ihtiyacım var.” - Kendine ait zaman yaratmak
Günde 10 dakika bile olsa…
Sessizlik, yürüyüş, kitap, nefes…
İnsan kendi içinde durmadan başkasına yetişemez. - Takdir edilme ihtiyacını görünür kılmak
Sevgi dolu ilişkiler, emeğin fark edildiği ilişkilerden doğar.
“Hissettirildiğimde daha iyi yapıyorum” demek bir zayıflık değil, bir ihtiyaçtır.
Sevginin İçine Gizlenen Sessiz Yorulma
Aşırı fedakârlığın en acı yanı şudur:
Yapan kişi çoğu zaman sevdiği için yaptığını düşünür ama aslında kendini kaybettiğini fark etmez.
Tükenmişlik, sevgiyi bitirmez; ama sevgiyi gölgeleyen bir karanlığa dönüşebilir.
Gerçek sevgi, iki tarafın da ayakta kaldığı, iki tarafın da nefes alabildiği bir ilişkidir.
Bir taraf sürekli veriyor, diğer taraf sürekli alıyorsa o ilişki sevgi değil, dengesizlik üretir.
Fedakârlık güzeldir.
Ama kendini adım adım tüketmeye başladığın yerde durup düşünmek gerekir:
“Bu, artık sevgi mi… yoksa kendimi yok saymam mı?”
Kendini koruyan, sınır çizen insanlar kötü değil; sağlıklıdır.
Çünkü ancak sağlam duran biri başkasına gerçekten destek olabilir.







