
Ülkedeki Fidye Uygulama “Emekli Yük Değil Hafızadır”
Aynı ülkede yaşıyoruz ama aynı devlete ait değilmişiz gibi davranılıyor. Çünkü bu ülkede haklar,
ihtiyaçlara göre değil; statülere göre dağıtılıyor. İşçiyseniz sabretmeniz bekleniyor, memursanız korunuyorsunuz.
Çalıştığınız yıllar, ödediğiniz primler, verdiğiniz emek değil; hangi kadroya ait olduğunuz belirleyici oluyor. İşte asıl “fidye” tam da burada başlıyor: Devlet, vatandaşından emeğini alıyor ama karşılığını herkese eşit ödemiyor.
İşçiye tanınmayan güvenceler, memura birer “doğal hak” gibi sunuluyor. İş güvencesi, izin rejimi, ek ödemeler, emeklilik koşulları… Aynı ülkenin insanları için iki ayrı gerçeklik var.
İşçi, sürekli performans baskısı altında, her an işini kaybetme korkusuyla yaşarken; memur, sistemin koruyucu kalkanı içinde tutuluyor. Bu bir tercih değil, bilinçli bir ayrım.
Devlet, kendi omurgasını oluşturan kesimi korumayı seçiyor; üretimin yükünü taşıyanları ise pazarlık konusu haline getiriyor.
Bu ayrım emeklilikte daha da sertleşiyor. Emekli artık “hakkını almış vatandaş” değil, bütçeye yük” olarak görülüyor. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, ülkenin kalkınmasına katkı sunmuş insanlar; rakamlara indirgeniyor.
Emekli maaşı, bir yaşam güvencesi olmaktan çıkıp asgari hayatta kalma ödeneğine dönüşüyor. Sanki devlet, “görevini yaptın, şimdi kenara çekil” diyor. Oysa emeklilik bir lütuf değil; ertelenmiş bir haktır.
Daha da vahimi, bu bakış açısının normalleştirilmesi. Emeklilerin talepleri “nankörlük” olarak yaftalanıyor. İnsanca yaşam istemek, bütçe disiplinsizliğiyle suçlanıyor. Oysa kimse devletten fazladan bir şey istemiyor; sadece alın terinin karşılığını istiyor. Asıl sorgulanması gereken, emeği ucuz gören bu zihniyetin kendisi.
Bu ülkede sorun para değil; öncelik meselesi. Aynı kaynaklar bazı kesimler için koruyucu bir zırh olurken, diğerleri için sabır telkiniyle geçiştiriliyor. İşçi ve emekli, sistemin sürdürülebilirliği için vazgeçilmez ama söz konusu haklar olunca gözden çıkarılabilir görülüyor.
Devlet, vatandaşına fidye ödetir gibi davranıyor:
“Hak istiyorsan sus, bekle, şükret.”
Oysa adalet, aynı yükü taşıyanlara aynı saygıyı göstermektir. Emekliye yük muamelesi yapan, işçiyi ikinci sınıf vatandaş gibi gören bir düzen; ne güçlüdür ne de sürdürülebilir. Çünkü emeğini değersizleştiren bir ülke, geleceğini de rehin almış demektir.
Ama asıl tehlike şurada: Bir ülke, emeği bütçe kalemi; emekçiyi ise istatistik hatası olarak görmeye başladığında, artık tasarruf etmiyordur, hafızasını siliyordur.
Bugün emekliyi “yük” diye tanımlayan akıl, yarın çalışanı “gereksiz”, öbür gün insanı “fazlalık” olarak görür.
Devletin gerçek gücü kasasında değil, vefasında ölçülür. Vefasını kaybeden bir düzen, ayakta kalsa bile meşru kalamaz; çünkü bir ülke, emeğine sırtını döndüğü gün, kendi geleceğine de sırtını dönmüş olur.
Biz emekliler konuşuyoruz artık; çünkü suskunluğumuz yıllardır başkalarının rahatına hizmet etti. Bu ülkeye yük olmadık, bu ülkeyi taşıdık. Gençliğimizi verdik, bedenimizi eskittik, primimizi ödedik, vergimizi ödedik; şimdi ise varlığımızdan rahatsız olunan bir kaleme dönüştürüldük.
Biz sadaka istemiyoruz, hatırlanmak istiyoruz. Emeklilik bir kenara çekilme hali değil, onurlu bir yaşam hakkıdır. Bizi bütçenin açığı olarak görenlere şunu söylüyoruz: Açık olan kasa değil, vicdandır.
Ve bilin ki emeğini inkâr eden her düzen, bir gün kendi meşruiyetini de emekliye ayıracak kadar küçültür. Biz buradayız; yük değil, hafızayız.







