
Utanmanın Unutulduğu Yerde Aile Ayakta Kalır mı?
Son yıllarda aile kurumuna dair tartışmalar yalnızca evlerin içinde değil, ekranların ortasında yaşanıyor. Televizyon programları, dijital platformlar ve sosyal medya içerikleri; özel alanı kamusal bir gösteriye dönüştürmüş durumda.
Bu gösterinin merkezinde ise çoğu zaman sadakat, mahremiyet ve sorumluluk değil; ihanetin normalleştirilmesi yer alıyor.
Bir aile danışmanı olarak altını çizmem gereken ilk nokta şudur:
Toplumlar aileyi bir günde kaybetmez. Aile, yavaş yavaş, önce kavramsal olarak, sonra ahlaki olarak, en sonunda da hukuki ve duygusal düzlemde zayıflar.
Bugün tanık olduğumuz tablo tam da budur.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yıllardır yayımladığı veriler, boşanma oranlarında istikrarlı bir artışa işaret etmektedir. Daha dikkat çekici olan ise boşanma nedenleri arasında sadakatsizlik, iletişimsizlik ve sorumluluk çatışmalarının ön sıralarda yer almasıdır. Bu veriler, bireysel tercihlerden ziyade toplumsal bir eğilime işaret eder.
Ancak asıl mesele boşanmanın kendisi değildir.
Asıl mesele, ihanetin ahlaki bir sorun olmaktan çıkarılıp bir anlatı malzemesine dönüştürülmesidir.
Son dönemde kamusal alanda sıkça karşılaşılan anlatılarda; evli bireylerin üçüncü kişilerle ilişkileri, çocukların varlığına rağmen “kendini seçme” söylemiyle gerekçelendirilmektedir. Bu noktada sormamız gereken soru şudur:
Kendini seçmek, başkasını – özellikle çocukları – görmezden gelmek anlamına mı gelmektedir?
Psikoloji ve aile terapisi literatürü bu soruya net cevaplar verir.
Araştırmalar, ebeveynlerinden birinin sadakatsizliğine ya da ani terk edilişine tanıklık eden çocuklarda; güven problemleri, bağlanma bozuklukları ve ilerleyen yaşlarda ilişki kurma güçlüklerinin daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır. Yani mesele yalnızca bugünün yetişkinleri değil, yarının yetişkinleridir.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da “utanma” kavramıdır.
Utanma, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi bastırıcı bir duygu değildir. Aksine, utanma; bireyin kendini topluma göre ayarlamasını sağlayan etik bir pusuladır.
Bu pusula kaybolduğunda, her davranış “hak”, her tercih “özgürlük” başlığı altında savunulabilir hâle gelir.
Oysa özgürlük, sorumluluktan bağımsız değildir.
Hukuk da, etik de, psikoloji de bunu söyler.
Evlilik elbette kutsal olduğu için değil, hukuki ve sosyal bir sözleşme olduğu için ciddiyet gerektirir.
Bitmesi gerekiyorsa, bu yine hukukun, şeffaflığın ve çocukların yüksek yararının gözetildiği bir zeminde gerçekleşmelidir. Aldatma, gizleme ve üçüncü kişileri bu sürecin parçası hâline getirmek; ne özgürlüktür ne de psikolojik iyilik hâlidir.
Medyanın bu noktadaki rolü ise ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü tekrar edilen her anlatı, zamanla “normal” algısını inşa eder.
Bugün izlenen, alkışlanan, reyting alan her hikâye; yarın bir başkasının davranışını meşrulaştıran zemin hâline gelir. Toplum dediğimiz yapı tam olarak böyle şekillenir.
Bu nedenle mesele bireyleri yargılamak değil; alışkanlık hâline gelen duyarsızlığı fark etmektir.
Cesaret, her arzunun peşinden gitmek değildir.
Cesaret, zor olanı – yani sorumluluğu – üstlenebilmektir.
Şimdi tekrar soralım:
Utanmanın tamamen silindiği, her davranışın alkışlandığı bir yerde aile ayakta kalabilir mi?
Aile kurumu hâlâ onarılabilir. Ancak bunun için önce ihanetin hikâyeleştirilmesinden, yıkımın normalleştirilmesinden ve çocukların sessizliğinin görmezden gelinmesinden vazgeçilmesi gerekir.
Çünkü bir toplum, en çok koruyamadığı çocuklar kadar zayıftır.







