
Sivas’ta Kış: Soğuğun İçinde Isınan Bir Şehir
Bazen bir şehir, mevsimle birlikte başka bir dile bürünür.
Sivas’ta kış tam da böyle…
Kar yağmaya başladığı anda şehrin üstüne ağır ağır bir huzur iner.
Kalabalık susar, aceleler yavaşlar, sokakların sesini bile kar belirler.
Sanki gökyüzü beyaz tanelerle şehre fısıldar:
“Dur biraz… Dinlen… İçine bak…”
Sivas’ta kış, dışarıdan bakan için sadece soğuktur.
Ama burada yaşayanlar bilir:
Bu soğuğun bir terbiyesi, bir öğretisi, bir hikmeti vardır.
Sabah perdeyi aralarsınız; dünya bembeyazdır.
Çatılar, ağaçlar, yollar – hepsi aynı örtünün altındadır.
Şehir, sanki günahlarını, yorgunluklarını, kırgınlıklarını karın altına bırakmıştır.
Ve o an içimizde bir ses yükselir:
“Demek ki her şey temizlenebiliyor…”
Kar, önce gözlerimizi büyüler, sonra kalbimizle konuşur.
Sivas’ın soğuğu meşhurdur; bunu duymayan yoktur.
Ama yaşayan bilir:
Bazen öyle bir rüzgâr eser ki,
soğuk yalnızca tenimize değil – iliklerimize kadar işler.
Yanaklarımız kızarır, nefesimiz buhar olur, ellerimiz uyuşur.
Bir anlığına dünya keskinleşir, sertleşir, susar…
Ve biz o suskunlukta şunu öğreniriz:
Hayat da bazen böyledir.
Zorlar, sarsar, üşütür…
Ama dayanmayı, güçlenmeyi, direnç kazanmayı öğretir.
Sonra eve girersiniz…
Sobalı bir odanın sıcaklığı, bir bardak çayın buharı, battaniyenin ağırlığı…
İşte o zaman anlarsınız:
Üşümek boşuna değilmiş.
Isınmanın kıymeti, soğukla birlikte anlam kazanıyormuş.
Kış, bu şehirde insanları birbirine yaklaştırır.
Uzun sofralar kurulur, sohbetler uzar.
Bir tencere çorba bütün eve huzur taşır.
Büyükler anlatır:
“Eskiden kar dizimize kadar olurdu…”
“Yollar kapanırdı ama gönüller açılırdı…”
O hikâyeleri dinlerken fark ederiz ki,
Sivas’ın hafızası – karın altında saklıdır.
Kış, şehrin taşlarına bile başka bir ruh verir.
Çifte Minareli Medrese, Buruciye, Ulu Cami…
Üzerlerine incecik bir kar düşer;
tarih sessizleşir, zaman yumuşar.
Bir fotoğraf çekersiniz ama yetmez.
Çünkü gördüğünüz şey sadece manzara değildir:
Bir şehir, bir geçmiş, bir sabırdır.
Elbette her şey masal gibi değildir.
Kapanan yollar, geciken servisler, buz tutan kaldırımlar…
Bazen zorluk, bazen telaş, bazen endişe olur.
Ama tam da o anlarda Sivas’ın asıl kimliği ortaya çıkar:
Bir yabancının arabasını itmesi,
bir komşunun kapıya sıcak ekmek bırakması,
bir esnafın “Gir az ısın” diye davet etmesi…
Kış; dayanışmayı hatırlatır.
“Yalnız değilsin” der.
Ve gün gelir, güneş biraz daha cesur doğar.
Buzlar çözülür, kar sulara karışır, şehir yeniden hızlanır.
Ama Sivas’ın kışı – içimizden kolay çıkmaz.
Bir yerlerde kalır:
Sakinlik olarak,
şükür olarak,
derinlik olarak…
Çünkü bu şehir bize şunu öğretir:
Üşüdüğün yerde, asıl hayatı hissedersin.
Zorlandığın anda, sabrın anlamını öğrenirsin.
Ve karın altında, toprağın dinlendiğini fark edersin.
Sivas’ta kış; sadece soğuk değil,
insanı kendine çağıran bir davettir:
Yavaşla…
Şükret…
İçini temizle…
Ve ne olursa olsun, tutunduğun yerden yeniden başla.
Eğitim Koçu Betül Mülayim Taşkıran







