
Cinsiyet Vandalizmi: Çocukluk Üzerinde Kurulan İdeolojik Tahakküm
Son yıllarda Türkiye’de çocukluk alanına yönelik yeni bir müdahale biçimi görünür hale geldi: Çocuğun biyolojik cinsiyetiyle uyumlu olmayan her tercih, her mizaç ve her davranışın “kimlik” başlığı altında yeniden yorumlanması. Bu yaklaşım, pedagojik bir ihtiyaçtan değil, yetişkin ideolojilerinden beslenmektedir.
Basına ve sosyal medyaya yansıyan örnekler tanıdıktır. Okul öncesi çağdaki çocukların oyuncak tercihlerinin “cinsiyet ifadesi” olarak sunulması; ilkokul düzeyinde, çocukların gelişimsel olarak henüz soyut kimlik kavramlarını kavrayamayacağı bir dönemde, kimlik beyanına teşvik edilmesi; ebeveynlerin, çocuklarının mizacını “düzeltilecek” ya da “yeniden tanımlanacak” bir alan olarak görmesi. Bunların tamamı Türkiye’de münferit değil, tekrar eden vakalardır.
Bu noktada temel bir kavramsal ayrımı yapmak gerekir: Çeşitlilik, gelişimsel farklılıkları kabul etmektir.Müdahale ise bu farklılıkları ideolojik bir sonuca zorlamaktır.
Bugün savunulan şey çoğu zaman “özgürlük” olarak adlandırılsa da, çocuk söz konusu olduğunda özgürlükten değil, yetişkinler tarafından yönlendirilen bir kimlik inşasından bahsediyoruz. Gelişim psikolojisi açıktır: Çocukluk, kimliğin ilan edildiği değil, kimliğin yavaş yavaş oluştuğu bir dönemdir. Bu sürece erken ve yönlü müdahale, çocuğun yararına değil, riskinedir.
Cinsiyet değiştirmenin —özellikle çocuk yaşta— anormal oluşu ahlaki bir yargıdan önce bilimsel bir tespittir. Biyolojik cinsiyet, psikososyal gelişimin temel referans noktalarından biridir. Bu referansı erken yaşta problemli hale getirmek; çocuğun beden algısı, benlik bütünlüğü ve aidiyet duygusu üzerinde kalıcı etkiler doğurur. Nitekim bu konuda uluslararası literatürde artan sayıda uyarı mevcuttur.
Türkiye’de tartışmanın sağlıklı yürüyememesinin nedeni de tam burada ortaya çıkıyor: Konu bilimsel zeminden koparılıp politik ve kültürel kamplaşmanın parçası haline getiriliyor. Eleştiri yapanlar “çağ dışı”, müdahaleyi savunanlar “ilerici” etiketiyle konuşuyor. Oysa mesele çağ değil, çocuk haklarıdır.
Çocuk, ne geleneksel kalıpların ne de modern ideolojilerin taşıyıcısıdır. Çocuk bir bireydir; korunması gereken, aceleye getirilmeyecek bir gelişim sürecine sahiptir. Onu erken yaşta kimlik tartışmalarının nesnesi haline getirmek, çocuğu özne olmaktan çıkarır.
Bu nedenle asıl sorun cinsiyet değil; yetkinin yanlış yerde kullanılmasıdır. Ebeveynin ve kurumların görevi çocuğun kimliğini şekillendirmek değil, çocuğun kendini güvenli biçimde keşfedebileceği bir alan sağlamaktır. Türkiye’de bugün bu sınırın ihlal edildiği örnekler artmaktadır ve bu durum pedagojik değil, yapısal bir soruna işaret eder.
Sonuç nettir: Çocukluk, ideolojik deney alanı değildir. Cinsiyet, yetişkinlerin kaygılarını boşaltacağı bir zemin değildir.
Ve hiçbir “ilerleme” iddiası, çocuğun fıtratına yapılan bu müdahaleyi meşrulaştıramaz







