Köşe Yazıları

Taşların, Çocukların ve Umudun Şehri: Mardin

Hafta sonu uzun bir kara yolculuğuna Mardin’e yola çıktık. Batı koleji 4/A sınıfı öğrencileri ve kıymetli velilerimizle sevgili öğretmenimiz Gülsen GÜLTEKİN önderliğinde unutulmaz bir Mardin turu gerçekleştirdik.
Yanımda oğlum Hamza’yla birlikte yol boyunca değişen manzaraları izlerken, sanki Türkiye’nin kalp atışlarını duydum. Şehirler geride kaldıkça toprağın rengi değişti, hava kurudu, dağlar yükseldi. Bir süre sonra tabelada “Mardin” yazısını gördüğümde, içimde bir merakla birlikte tuhaf bir huzur belirdi.

Mardin’e varır varmaz insanın dikkatini çeken şey taşların dili.

Evler, camiler, medreseler… Hepsi aynı sarı taşla örülmüş ama her biri başka bir hikâye anlatıyor. Bu şehirde taş bile sanki konuşuyor; yüzyılların tanıklığını sessizce sürdürüyor. Ama Mardin’i Mardin yapan sadece bu taşlar değil.

Asıl hikâye, o taş sokaklarda oynayan çocuklarda gizli.

Toprağın Çocukları

O çocuklar ellerinde su bidonlarıyla koşuyor, bir yandan keçilerini güdüyor, bir yandan da okula yetişmeye çalışıyor.
Gözlerinde hem yorgunluk hem ışık var.
O ışık, insanın içine işleyen türden yoksunlukla yoğrulmuş ama umudu hiç kaybetmemiş bir ışık.

Hayatla Temas Eden Eğitim

Mardin’de çocuklar erken büyüyor. Hayatla çok daha yakınlar.
Sabah anneleri tandırda ekmek pişiriyor, babaları hayvanlara yem hazırlıyor.
Çocuk da o düzenin içinde payına düşeni biliyor: yardım etmek, üretmek, öğrenmek.
Onlar için öğrenmek yalnızca kitapta yazanla sınırlı değil; tarlada, ahırda, yolda, doğanın içinde devam eden bir süreç.

Bizim şehirlerdeki çocuklar bilgiye bir tıkla ulaşıyor ama toprağın kokusunu, rüzgârın yönünü, bir ağacın gölgesini tanımıyor artık.
Mardinli bir çocuk ise hayatın içindeki bilgeliği farkında olmadan özümsüyor.
Bir keçiyi güderken sabrı öğreniyor, tarlada su taşırken paylaşmayı, kardeşiyle ekmeğini bölüşürken sevgiyi…

Belki de bugünün en büyük eğitim farkı, kaynaklarda değil, hayatla kurulan ilişkide.
Bizim çocuklarımız bilgiyi tüketiyor, onların çocukları deneyimliyor.

Eşitsizliğin Sessiz Yüzü

Elbette eğitim olanakları açısından tablo hâlâ adil değil.
Bazı köylerde okul binası eski, öğretmen eksiği var, internet bağlantısı zayıf.
Ama bu çocukların içinde inanılmaz bir azim var.
Birçok öğretmen, “Bu çocuklar her zorluğa rağmen öğrenmeye aç,” diyor.
Kimi defterini paylaşıyor, kimi kalemini…
Ama hiçbiri pes etmiyor.

Bir kız çocuğuyla sohbet ettim; annesi tandırda ekmek yapıyor, kendisi okula gidiyor.
“Okuyunca ne olmak istiyorsun?” dedim.
“Avukat,” dedi kararlılıkla. “Kadınların sesi olmak istiyorum.”
Bu cümle, Mardin’in taş sokaklarında yankılandı sanki.
O an düşündüm: Eğitim, bazen bir kız çocuğunun sesi olabilmek demek.

İki Dünyanın Çocukları

Mardin’deki çocuklarla şehirdeki çocukları düşünmeden edemedim.
Bizim çocuklarımızın ellerinde tablet, onların ellerinde toprak var.
Bizimkiler bilgiye doyuyor ama doğaya aç, onlarınki bilgiye aç ama doğaya doymuş.
Belki de eğitimde asıl denge, bu iki dünyanın birleşmesinde gizli.

Bir tarafın merakı, diğerinin emeğiyle buluşursa; biri bilginin gücünü, diğeri hayatın anlamını taşırsa…
İşte o zaman gerçek öğrenme başlar.
Eğitim, yarıştan çıkıp yeniden insana dokunur.

Bir Şehrin Duası

Mardin’den dönerken yanımda taş tozları değil, çocukların gülüşleri kaldı.
Bir de şu cümle:
“Eğitim, bir ülkenin en sessiz ama en derin duasıdır.”

O dua Mardin’de, dağların arasında yankılanıyor.
Ve ben biliyorum ki o dua bir gün her çocuğa ulaşacak;
tarladaki, şehirdeki, dağın yamacındaki her birine…
Çünkü bir ülke, çocuklarının gözlerindeki ışık kadar güçlüdür.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu